Uzun yılar önce Uşak’tan bir vesile ile ayrılmış ve İzmir’e yerleşerek orada ayakkabı imalatı yapan benim rahmetli dayım çok yetenekliydi.
Çocukluk yıllarımızda öyle kolay kolay seyahat etmek mümkün olmuyordu. Ancak 14-15 yaşlarıma geldiğimde kendisine tek başıma gidebilmiştim. Bu da Çanakkale’de okuluma gidip gelirken tatil dönemlerinde yakaladığım fırsatları değerlendirebildiğimde oluyordu. Meşhur bit pazarı civarındaki işhanında çıraklarıyla birlikte durmadan ayakkabı imalatı yapıyordu.
Küçücük hasır taburelerde önlerinde siyah önlükleri, kare misali küçük ayaklı masa etrafına kümelenmiş ellerinde çekiç, sürekli avuçlarında minik minik çiviler çakılıyordu.
Durmadan tak tak tak ritimle ellerindeki kalıplara derileri monte ediyorlardı. Sabahın erken saatlerinde başlayan imalat akşama doğru sepetler içinde satılmaya hazır kundura yığınına dönüşüyordu. Geniş sepetler model model ayrılmış, ertesi gün hangi satış yerine gidecekse ona göre sıraya dizilmiş vaziyette yerlerini alıyorlardı.
Hayranlığımı gizleyemiyordum. Üretmek ve sonunda yaptıklarını seyretmek, dayımın en büyük fobisiydi.
Buraya kadar aktardıklarımdan şunu anlatmak istiyorum. Dayım, (tekrar rahmetle anıyorum) piyasa satıcılarına ayakkabı yapıyordu. Ama aslında büyük mağazalara da kundura yaptığını anlattı.. “Bak” dedi “Biz her kesime ve her keseye göre kundura yaparız. Piyasayı inceleriz, ne kaldırır; 10'a, ya da 20 ona göre imalat yaparız. Vatandaşın alım gücünü düşünmek gerek. Pahalı imalat yaparsak satamayız. Ama mağazalara yaptıklarımızı hem kaliteli hem kunt yaparız. Tabi onlara daha iyi malzeme kullanırız. Ve onlar çarşıda bugün için 10 liraya satılan ayakkabılara göre daha pahalıdır. 50 hatta 100 bin lira değerindedir. Onların kalıpları ve malzemeleri farklıdır”. Baktım, hakikaten doğru. Piyasada satılacak ayakkabı ile mağazada satılacak arasından öyle fark vardı ki. Bu işten hiç anlamayan biri olarak fark etmemek mümkün değildi.
İnsanları kandırmak değil di belki bu ama ucuza satmanın başka bir yoluydu sanırım. Geçmişe bir merdiven koyarsanız sanırım orta yaşın üzerindeki dostlar anımsayacaklardır. İzmir’de Çankaya semtinde, Kemeraltı’nda sepetlerdeki satılan ayakkabıları görmüş olmalısınız. Buna kısaca; “piyasa ne çekerse ona göre imalat yapıyoruz” diyorlardı.
Bu yıllar öncesine dayanan küçük anekdotdan sonra şu günlerde yaşadığım bir başka olayı sizlere anlatmaya çalışayım. Şimdiler artık hesap devri. Dört bir yanımız alışveriş mağazaları ya da kısaca AVM’ler ile doldu taştı dersem pek abartmış olmam herhalde. Eskiden köşe başlarındaki bakkal amcalarımızın yerini aldılar. Artık buralarda ne VERESİYE defteri var ne de alışkanlık haline getirdiğimiz PAZARLIK usulü. Elinizde bir araba habire dolduruyorsunuz raflardan. Ödeme noktasına geldiğinizde elinizde KREDİ KARTINIZ cırttttt geçiyor. Sanki bedavaya gelmiş gibi.. Buraya kadar ne kadar güzel değil mi?.. Aslında bizi de KANDIRIYORLAR.. Nasıl mı?
Ben boş kaldıkça mağazaları dolaşıyor ve temel ürünlerin fiyatlarını irdeliyorum. Nedir bunlar.. Yağ, şeker, un, çay vs.. Rekabet ortamı var deniyor ama asla böyle bir şey yok. Bazıları “biz ucuza satıyoruz” diyor.. Ama dikkat ettim o da yanlış.. Falanca marka yağ.. Bir yerde 500, diğer yerde 400 lira “Allah Allah!” dedim. Nasıl olur. Nice zaman sonra ayılabildim. Biri 5 litre, diğeri 4,5 litre.. Yani yarım litre eksik ambalaj yaparak sanki düşük fiyatla satıyormuş hissi veriyorlar. Diğerlerinde de aynı.. Şeker de öyle çay da öyle.. Hele şampuanlar bir alem. 700 gramdan düşe düşe 200 grama kadar düşürdüler ambalajlarını... Arada bir de “kampanya var!” diyerek yanına koydukları kremler var. Yalnız satılan ile ürüne ilave edilen arasında farklar var. Uyanık olmak lazım..
Sadece onlar mı yapıyor.. Vallahi piyasada yer alan herkes kendine göre bir sistem bulmuş. Gemisini yürütüyor.. Köylüler “ORGANİK” diye, “Gezen tavuk” diye satışlarını çoğaltıyorlar. Yumurta tavuklarından çıkan tavukları “KÖY TAVUĞU” diyerek satıyorlar. Çiftlik yumurtalarını saman içine koyup “KÖY YUMURTASI” diyerek satıyorlar.. Vallahi UYANIK OLMAK gerek..
Piyasa yarı organik, yarı genetiği oynanmış ürünlerle dolup taşıyor. Kime inanacağımızı bilemiyoruz. Kasaplar “İslami kesim” deyip satışlarını artırma peşinde.. Diğer illeri bilemesek de Uşak’ta her yer “KÖY EKMEĞİ” ile dolup taşıyor. Her köşe başında ya köy ekmeği var ya da ekşi mayalı ekmek. Fırınlarda ise ekmek ve daha ötesi var. Baklavaya kadar.. Neden derseniz; aslında herkes EKMEK PEŞİNDE.. Bizler bu kısır döngü içinde kandırılmaya devam ediyoruz. Aslında uyanık olmak gerek..
Bakın dayımın kunduralarından köylümün nerelerine geldik. Organik beslenmeyi amaç edinsek bile onların bu işi doğru yaptıklarının nereden bilebileceğiz. Beyaz undan kara ekmek nasıl çıkıyor. Kara tavuktan beyaz yumurta nasıl oluşuyor.. Yeşil çaya hasret kalmışken şimdi de beyaz çay çıktı. Yediğimiz her şeyin GDO’su ile oynanmış. Mı bilemiyoruz. Mevsimler yok artık. Ne yaz meyvesi, sebzesi kaldı ne kışın özellikli meyveleri. Her şey her zaman var artık. Ama tatları nasıl derseniz, onu sizler biliyorsunuz artık.. Bu memlekette kestane bile 500'e çıkmış.. Ülke dışından avokadosundan, kivisine kadar her şey geliyor. Sadece et değil diyecektim sanırım şimdi o da getiriliyor.. Vallahi uyanık olmak gerek. Artık yerli malları haftaları bile kutlanamıyor.
UYANIK OLMAK GEREK!...
